İnsan, kendi başına gelen her şeyi hatırlamıyor.
Bazı günlerin tarihini unutuyor, bazı yüzleri birbirine karıştırıyor, bir zamanlar uğruna sabahladığı şeylerin adını bile anımsayamıyor. Ama yıllar önce bir akşam, sofrada kendisine söylenen bir cümleyi unutmuyor. O cümlenin ardından kimsenin konuşmadığını, çatalını tabağın hangi tarafına bıraktığını, ağlamamak için nasıl su içtiğini hatırlıyor.
Hafıza tuhaf bir yer.
Bazen insanın bütün çocukluğundan geriye, bir kapının kapanma sesi kalıyor.
Ben en çok bunu düşünüyorum. İnsan yaşadığı şeyleri nereye koyuyor?
Birini kaybettiğinde, artık söyleyemeyeceği cümleler nereye gidiyor? Çocukken korktuğu hâlde kimseye anlatamadığı şeyler, büyüyünce ne oluyor? Bir zamanlar bütün kalbiyle inandığı bir şeyin doğru olmadığını öğrendiğinde, o eski inancıyla ne yapıyor?
Unutmak dediğimiz şey gerçekten unutmak mı, yoksa hatırladığımızda eskisi kadar canımızın yanmaması mı?
Bilmiyorum.
Ama insanın başına gelenlerin, başına geldiği yerde kalmadığını biliyorum.
Bir çocuk büyüyor mesela.
Boyu uzuyor, ayakkabı numarası değişiyor, artık kendi parasını kazanıyor. Bir evin anahtarını taşıyor cebinde. İstediği zaman ışığı açabiliyor, istediği zaman kapatabiliyor.
Sonra bir gün, sevdiği biri sesini biraz yükseltiyor.
Ve o koca insan, bir anlığına, yıllar önceki evine dönüyor.
Bunun ne kadar acayip bir şey olduğunu düşünüyorum bazen. İnsan bir evden taşınabiliyor da o ev her zaman insanın içinden taşınmıyor.
Üstelik bazı evlerde korkunç şeyler yaşanmış olması da gerekmiyor. Bazen kimsenin kötü biri olmadığı, herkesin elinden geleni yaptığı bir evde de insanın içinde yıllarca taşıyacağı bir yalnızlık büyüyebiliyor.
Çünkü insan yalnızca kendisine yapılanlardan oluşmuyor.
Kendisine yapılmasını beklediği ama hiç yapılmayan şeylerden de oluşuyor.
Bir kez olsun sorulmasını beklediği bir sorudan. Başının okşanmasını istediği bir akşamdan. Birinin arkasından geleceğini düşünerek kapıyı kapattığı ama kimsenin gelmediği o günden.
Bunları düşününce, insanın canının tam olarak nerede acıdığını söylemek zorlaşıyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar, kendilerine neden üzgün oldukları sorulduğunda cevap veremiyor.
Çünkü anlatmaya nereden başlayacaklarını bilmiyorlar.
Dün akşamdan mı?
On yıl öncesinden mi?
Yoksa henüz kimseye anlatmadıkları, kendilerinin bile tam olarak anlayamadıkları bir yerden mi?
Bir insanın hayatında en az bir kez, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anladığı bir an vardır sanırım.
Bazen bir telefon konuşmasıdır bu. Bazen hastane koridorunda beklerken açılan bir kapı. Bazen karşımızdaki insanın yüzüne bakıp artık bizi sevmediğini anlamak.
O anlarda dünyanın da değişmesi gerektiğini düşünüyor insan.
Bir şey olmalı.
Sokaklar boşalmalı, saatler durmalı, gökyüzü başka bir renge dönmeli.
Çünkü biraz önce hayatımızın içinde olan bir şey, artık yok, gitti.
Ama hiçbir şey olmuyor.
Karşı apartmanda biri perdeyi kapatıyor. Bir araba park etmeye çalışıyor.
İnsan böyle zamanlarda dünyanın kendisine karşı ne kadar kayıtsız olabildiğini öğreniyor.
Ve sanırım büyümek biraz da burada başlıyor.
Dünyanın bizim acımız karşısında durmayacağını öğrendiğimiz yerde.
Yine de bu bilgiyi öğrenmekle kabul etmek aynı şey değil.
İnsan bazen yıllarca kabul edemiyor.
Birinin öldüğünü biliyor ama telefonunu silemiyor. Bir ilişkinin bittiğini biliyor ama güzel bir haber aldığında hâlâ ilk ona anlatmak istiyor. Çocukluğunun geride kaldığını biliyor ama bazen biri kendisine şefkat gösterdiğinde, neden bu kadar ağlamak istediğini anlayamıyor.
Aklımızın bildiği şeylere kalbimizin yetişemediği zamanlar var.
Ve kimse bize bunun ne kadar süreceğini söyleyemiyor.
Acı çekmekle ilgili beni en çok düşündüren şeylerden biri, insanın acısını bile başkalarına anlatılabilir hâle getirmek zorunda hissetmesi.
Sanki üzülmek için yeterince iyi bir sebebimiz olmalı.
Birinin ölümüne üzülmek anlaşılır. Büyük bir ayrılığa, ciddi bir hastalığa, ağır bir kayba...
Peki ya başka şeyler?
Annesinin kendisini hiçbir zaman gerçekten dinlemediğini düşünen bir insanın acısı nereye yazılır?
Babasının kendisine bir kez olsun gurur duyduğunu söylemesini bekleyen birinin?
Hayatı boyunca herkes tarafından sevilen ama kimse tarafından tanınmadığını hisseden birinin?
Bir akşam bütün arkadaşlarıyla otururken, birdenbire hiç kimsenin kendisini gerçekten bilmediğini fark eden insanın?
Bazı acıların başına bir olay yazamıyoruz.
Bir tarih koyamıyoruz.
Kimseye gösteremiyoruz.
İnsanın böyle acılarla ne yapacağını bilmesi de zor.
Çünkü insan, kendi acısına bile inanabilmek için bazen bir şahide ihtiyaç duyuyor.
Birinin çıkıp, “Evet, bu gerçekten üzücüydü,” demesini bekliyor.
Belki yıllarca.
Belki hiç duyamayacağı birinden.
Geçenlerde şöyle bir şey düşündüm:
İnsan bazen birini affetmek istemediği için değil, affederse yaşadıklarının gerçekten yaşandığını kendisine hatırlatacak hiçbir şey kalmayacağından korktuğu için öfkesine tutunuyor olabilir mi?
Bilmiyorum.
Her öfkenin altında böyle bir korku olduğunu da düşünmüyorum.
Ama bazı insanların, kendilerine yapılanları unuturlarsa o günkü hâllerine haksızlık edecekmiş gibi hissettiklerini düşünüyorum.
Sanki geçmişte ağlayan o insan hâlâ bir yerde bekliyor.
Ve biz bugün iyi olursak, onu orada yalnız bırakacağız.
İnsanın kendi geçmişine karşı da bir sorumluluk hissetmesi ne garip.
Bir zamanlar olduğumuz insanı korumaya çalışıyoruz.
Oysa o insan artık burada değil.
En azından eskisi gibi değil.
Ama onun başına gelenleri biliyoruz.
Nelerden korktuğunu, neleri söyleyemediğini, kimlerin gitmemesini istediğini...
Bazen geçmişe dönmek istememizin sebebi de bu olabilir.
Bir şeyi değiştirmek için değil.
O gün orada yalnız kalan kendimizin yanına oturabilmek için.
Ona gelecekte her şeyin güzel olacağını söylemek için değil üstelik.
Çünkü her şey güzel olmayacak.
Başka kayıplar da yaşayacak. Başka insanlara inanacak. Bazılarında yanılacak. Bazı sabahlar yine yataktan çıkmak istemeyecek.
Belki yalnızca yanında biraz durmak için.
İnsan, geçmişteki kendisine bile bazen çok geç kalıyor.
Bir de hiç yaşanmamış hayatlarımız var.
Bunu düşündükçe içim tuhaf oluyor.
İnsanın yalnızca yaşadığı hayatı değil, yaşayabileceği hayatları da içinde taşıdığını düşünüyorum.
Başka bir şehirde kalsaydı nasıl biri olacaktı?
O gün o telefonu açmasaydı?
Biraz daha cesur olsaydı?
Biraz daha erken gitseydi?
Ya da biri, tam gitmek üzereyken, kalmasını isteseydi?
Hayatımızın içinde, hiç gerçekleşmemiş hayatlarımızın da gölgeleri dolaşıyor.
Bazen bir sokaktan geçerken, hiç oturmadığımız bir evin önünde duruyoruz sanki.
Bir zamanlar orada yaşayacağımıza inanmışız.
Penceresinden bakacağımız manzarayı, mutfağındaki masayı, bir pazar sabahını hayal etmişiz.
Sonra o hayat hiç olmamış.
Ama insanın içinde bir süre daha yaşamış.
Bence bazı hayal kırıklıklarının bu kadar can yakmasının sebebi, yalnızca istediğimiz şeye kavuşamamamız değil.
O şeyin gerçekleşeceğine inanırken olduğumuz insanı da kaybetmemiz.
Çünkü umut etmek de insanı değiştiriyor.
Bir geleceğe inanırken ona göre yaşamaya başlıyoruz. Kendimizden parçalar yerleştiriyoruz henüz gelmemiş günlerin içine.
Sonra o günler hiç gelmiyor.
Ve insan, henüz yaşanmamış bir yerden kendisini geri toplamaya çalışıyor.
Acının insanı olgunlaştırdığı söylenir.
Bundan hiçbir zaman tam olarak emin olamadım.
Bazı acılar insanı daha anlayışlı yapıyor olabilir. Bazıları daha korkak. Bazıları daha dikkatli, bazıları daha öfkeli.
Bazılarıysa hiçbir şey yapmıyor.
Yalnızca acıtıyor.
Bir insanın başına kötü bir şey geldiğinde, bunun mutlaka iyi bir şeye dönüşmesi gerektiği fikrini biraz zalimce buluyorum.
Sanki çektiğimiz acının boşa gitmemesi gerekiyormuş gibi.
Oysa insanın başına gelen her şeyin bir işe yaraması gerekmiyor.
Her kaybın bir kazancı olmak zorunda değil.
Her yaradan bir bilgelik çıkmıyor.
Bazen insanın elinde, yaşanmasını hiç istemeyeceği bir hikâye kalıyor.
Ve o hikâyeyi güzel bir sonuca bağlayamıyor.
Belki de bağlamaması gerekiyor.
Çünkü bazı şeylerin güzel bir tarafı yok.
Bunu söyleyebilmek istiyorum.
Bazı şeyler gerçekten kötüydü.
Bazı insanlar gerçekten çok yalnız kaldı.
Bazı çocuklar, çocuk olmalarına izin verilmeden büyüdü.
Bazı yetişkinler hayatlarının en güzel yıllarını yalnızca dayanarak geçirdi.
Bazı insanlar sevdikleri birinin son kez seslendiğini, o sırada bunun son olduğunu bilmedikleri için hatırlamıyor.
Ve bütün bunların ardından hayat devam etti diye, yaşananlar daha az acı verici olmadı.
Yine de insan yaşamaya devam ediyor.
Bunu söylerken büyük bir kahramanlıktan söz etmiyorum.
Bazen yaşamak, yalnızca ertesi gün çamaşırları makineden çıkarmak demek.
Bir faturayı ödemek.
Bozulan ampulü değiştirmek.
Akşam ne yiyeceğini düşünmek.
İnsanın içinden bir şeyler eksilirken hayatın bu kadar küçük işlerden oluşmaya devam etmesinde hem korkunç hem de dokunaklı bir taraf var.
Bir insan, hayatının en büyük acısını yaşadığı hafta, buzdolabındaki sütün bozulduğunu fark edebiliyor.
Bunu düşündüğümde nedense insanlara karşı daha büyük bir şefkat hissediyorum.
Sokakta yanımdan geçen insanlara.
Kasada para üstü bekleyenlere.
Otobüste uyuyakalanlara.
Bir kafede tek başına oturanlara.
Hiçbirinin ne yaşadığını bilmiyorum.
Belki sabah evden çıkmadan önce ağladılar. Belki birine çok kırgınlar. Belki yıllardır bekledikleri bir haber bugün de gelmedi.
Belki de gayet iyiler.
Bunu da bilmiyorum.
Ama her insanın, dışarıdan bakıldığında görünmeyen bir hayatı olduğunu düşünmek, dünyayı biraz değiştiriyor.
Birbirimizin yalnızca bugününü görüyoruz.
Oysa herkes, buraya gelene kadar bir sürü yerden geçti.
İnsan en çok ne zaman acı çekmeyi bırakır?
Böyle bir an var mı gerçekten?
Bir sabah uyanıp geçmişimizle aramızdaki bütün hesapların kapandığını hissedebilir miyiz?
Belki.
Ama ben artık insanın acısıyla ilişkisinin bitmesini, acının tamamen ortadan kalkmasından daha mümkün buluyorum.
Bir gün, eskiden adını duyunca ağladığımız birinden söz edebiliyoruz.
Bir zamanlar önünden geçemediğimiz sokakta yürüyebiliyoruz.
Kaybettiğimiz birinin fotoğrafına bakıp yalnızca öldüğü günü değil, yaşadığı günleri de hatırlayabiliyoruz.
Bazen de hiçbir şey değişmiyor.
Yıllar sonra aynı şarkı çalıyor ve yine ağlıyoruz.
Ama bu kez ağladığımız için kendimize kızmıyoruz.
Belki insanın kendisine verebileceği en büyük izinlerden biri budur.
Yaşadıklarının, yaşamaya devam etmesine engel olmak zorunda olmadığını bilmek.
Bir şeyi özlerken başka bir şeyi sevebilmek.
Bir kaybı taşırken yeni bir hayat kurabilmek.
Geçmişini inkâr etmeden bugünün içinde bulunabilmek.
Çünkü insanın kalbinde yer açmak için her zaman birilerini oradan çıkarması gerekmiyor.
Geçenlerde aklıma hiç tanımadığım bir çocuk geldi.
Belki sekiz yaşında.
Bir akşam odasında ağlıyor.
Neden ağladığını tam olarak bilmiyoruz. Belki annesi ona kızdı. Belki okulda bir arkadaşı onunla oynamadı. Belki de bütün gün kendisini tutmuştu ve artık tutamıyor.
Kimse odasına gelmiyor.
Bir süre sonra ağlamayı bırakıyor.
Uyuyor.
Ertesi sabah kalkıp okula gidiyor.
Yıllar geçiyor.
O çocuk büyüyor.
İnsanlarla tanışıyor, âşık oluyor, çalışıyor, gülüyor, bazen çok mutlu oluyor.
Belki kendi çocuğu bile oluyor.
Ve bir gün, hiç beklemediği bir anda, biri ona soruyor:
“Sen iyi misin?”
O kadar sıradan bir soru ki.
Ama cevap veremiyor.
Boğazı düğümleniyor.
Çünkü belki de insan, yıllarca kimsenin sormadığı bir sorunun cevabını içinde taşıyabiliyor.
O çocuk gerçekten var mı, bilmiyorum.
Ama bir yerlerde var olduğunu düşünüyorum.
Hatta belki birden fazla yerde.
Belki şu anda bu yazıyı okuyan birinin içinde.
Ve ona söylemek istediğim bir şey var.
O akşam odana kimse gelmediyse, bu ağlamaya değecek bir şey yaşamadığın anlamına gelmiyor.
Kimse fark etmediyse de üzülmüştün.
Kimse sormadıysa da anlatacakların vardı.
Sonra büyüdün.
Belki o akşamı unuttun.
Belki de hiç unutmadın.
Ama hayatının geri kalanında hep güçlü olmak zorunda değilsin.
Çünkü o gün ağlayan çocuk, büyüdüğünde de ağlayabilirdi.
Ve biri, bu kez, yanına gelebilirdi.
Belki insanın bütün acısını dindirmeye yetmezdi bu.
Zaten hiçbir insan, başka bir insanın geçmişini değiştiremez.
Ama bazen birinin yanımızda oturması, geçmişte yalnız kaldığımız bütün odaları bir anlığına hatırlatır.
Ve insan bu kez ağladığında, kapının açıldığını duyar.
